|
Son günlerde bir televizyon reklam kuşağında önde gelen işadamlarımızın “tıkır tıkır” sloganı ile başlattıkları kampanya ses getirdi. Zengin Türkçemizin, içine çok şey sığdırılabilen ender deyimlerinden biri “tıkır tıkır”. Çalışan bir makineden gelen sesi çağrıştırıyor sanki. Oysa biraz düşününce insan bu iki sihirli sözcüğün günlük sosyal yaşamda süregelen tüm aksiyonlar için geçerli olduğunu keşfediyor. Zaman zaman ah keşke her şey “tıkır tıkır” çalışsaydı diye düşündüğümüz olmaz mı? Böyle bir özlemi Cahit Sıtkı Tarancı yıllar önce “Memleket isterim” şiirinde şöyle dile getirmiş…
Memleket isterim
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.
Ne yazık ki, böyle “tıkır tıkır” çalışan böyle bir düzene, insanoğlu hiçbir zaman kavuşamadı.
Tıkır tıkır deyimi her nedense bir zamanların zemberekli masa ve duvar saatlerindeki durmadan aynı tempo ile tıklayan “tık tık” seslerini anımsatıyor. Bu saatlerin birkaç günde bir kere kurulmaları ve en az haftada bir ayarlanmaları gerekirdi. Kurulmadığı takdirde saat durur, yeniden ayarlanması gerekirdi. Saat ayarı günde bir kez, akşamları saat 7’de Ankara radyosundan bir “gong” sesi ile verilirdi. Kalitesine göre saatlerin haftada 3-5 dakika ileri gitmesi veya geri kalması normal sayılır, saatlerin ayarlanması birkaç gün unutulsa da, dakik olmak fazla bir işe yaramadığı için aldırış edilmezdi. Avrupa’ya gittiğim 50’li yılların ikinci yarısında dijital ve pilli saatler henüz yaygınlaşmamıştı, hâlâ zemberekli saatler kullanılıyordu. Saat ayarına gelince uygulama farklıydı. Demiryolu ulaşımının en ücra ilçe ve hatta köylere kadar uzandığı Batı Avrupa ülkelerinde kol saatleri, tren istasyonlarının peronlarında tavandan sarkıtılmış saatlerden ayarlanırdı. İlginçtir ki, bu saatler ülkenin bütün istasyonlarında hiç şaşmadan aynı saati dakika ve saniyeyi gösterirdi. Yani zaman “tıkır tıkır” yönetiliyordu. Aradan yarım asır geçti. Sosyal yaşamın “tıkır tıkır” işlemeyen çarklarının sayısı gün geçtikçe arttı. Ne var ki, eski günlerin aksine şimdi saatler tıkır tıkır çalışıyor ama sosyal yaşamın aynı hassasiyette sürdürülebildiğini söylemek çok zor.
Bir de “tıkırında” deyimi var ki, bunun zinhar “tıkır tıkır” ile karıştırılmaması gerek. Aralarında belki şöyle bir ilişki olabilir: İşleri “tıkırında” olan bazıları düzenin “tıkır tıkır” işlememesinden nemalanıyorlar ve belki de işlerin “tıkır tıkır” yürümesinden rahatsız oluyorlardır.
Ne dersiniz?
|